2017’ye başlarken

Even the darkest night will end, And the sun will rise again.

Rumi

cherry-blossom-dc-japan

10 gün evvel yeni yıl yazısı yazmaya başlamıştım. Ama sonra devamını getiremedim. Belki de yazmayı o kadar çok istemedim. Hemen bir Word dosyası açıp 2017’nin ilk yazısını yazmaya daha kararlı hissettim kendimi. Yazdığım o yazının taslak halini de pek beğenemedim. Evet içimi dökmek için yazmıştım, ne yazdığım anlaşılmıyordu. Ortaya karışık çorba yapmışım. Haydi başlayalım.

2017’nin ilk yazısına kendi şahsi 2016 yılımı değerlendirerek başlamak istedim. Geçen yıl benim için pek öyle güzel başlamamıştı. Hatta 2016 yılında yazdığım tek yazının sebebi de bu kötü başlangıç idi. Geçen yıl 9 Ocak’ta babam vefat etti. Uzun zamandır bu anı bekliyordum. Ama bekliyor olmam hazırlıklı olduğum anlamına gelmiyordu, meğerse kendimi de kandırmıştım. Babam kanser hastasıydı, o yüzden pek uzun yaşayacağını zannetmiyordum. Çocukluğumdan beri babamla aynı evde yaşamıyorduk. Bununla birlikte baba evlat ilişkimiz de yoktu. Seneler içinde ben sadece babama karşı nefret, öfke biriktirmiştim. Sevgi yoktu, özlem yoktu. Sadece öfke ve nefret. Bu yüzden senede bir olan görüşmelerimizde sadece bağrış çağrış kavga içindeydim. İşte bu yüzden babam öldüğünde afalladım kaldım. Dahası yıkıldım. Böyle olacağını tahmin etmiyordum. Nereden bilebilirim zaten? İnsanın babası sadece bir kez ölüyor ve bunu sadece bir kez tecrübe ediyorsun. Tam anlamıyla yıkıldım. Çaresiz hissediyordum kendimi. İşte 2016 yılında o tek yazıyı bu çaresizlik ve ne yapacağını bilmez duygu seli içinde yazmıştım. Destek beklediğim bazı insanlardan da destek görememiştim. Bu bazı insanlarla da iletişimi sırf bu yüzden kestim. Babamla bir bağım olmaması ve bu tecrübeden kaynaklı babamın vefat ettiğini de kimselere söyleyememiştim. Çok az insanla paylaşabildim. Benim için çok zordu. Çünkü bahsederken gözlerim doluyor ve ağlıyordum. Danışman hocam “hayat devam ediyor, hadi kendine gel” dediğinde çok bozulmuştum, canım sıkılmıştı. Hayat nasıl devam ediyor? Fiziksel veya ruhen yakın olan insanların destekleriyle devam ettiğinde anlamlı oluyor. Bazen destek, bazen anlayış, birazcık empati, biraz tolerans.

O dönem de geldi geçti. Öğrenmem gereken bir şey vardı: Affetmek. Affedebildim mi bilmiyorum. Ben o yazıyı yazdığımda yüz yüze sadece birkaç kez görüştüğüm bir arkadaşım “Fatma iyi misin, nasılsın?” diye mesaj attığında ben kendimi iyi hissetmiştim. Beni anladığını, benzer şeylerden geçtiğini anlattı. Aslında çaresiz olmadığımı hissettirdi. Affetmek seni kendinle de barıştıracak, iç dünyanda kendini daha iyi hissettirecek demişti. Bencileyin inatçı biri için affetmeyi idrak etmek ne kadar zor tahmin bile edemezsiniz. Ama benimle aynı damdan düşen canlı biri vardı önümde. Onu dinlemem lazımdı. Benim için uzun bir süreç ve sanırım hala devam ediyor. Affetmeyi biraz daha geniş tutarsam, hayatımda yaşadığım olumsuzlukları birileriyle ilişkilendirmektense bu olumsuzlukları olduğu gibi kabul edip en sevdiklerimle yaşamaya devam etmem gerekiyor. Tahmin bile edemeyeceğimiz güzellikler hep karşımıza çıkacaktır, lütfen çıksın. O dönem sevgili arkadaşım iyi vardın. Unutmayacağım bunu. 🙂

Bu arada sosyal medyadaki arkadaşlarım geçen yıl bana ilaç gibi geldiler. Ben sürekli anlattım, konuştum ve onlar da dinlediler sağolsunlar. Eskiden babalar gününde acaba babamı arasam mı diye aklımdan geçirirdim. Ama aramazdım. Pişman değilim. Ama bu yıl böyle bir ikilime bile düşmedim. Sosyal medya kanallarında baba-evlat paylaşımlarına zaten üzülmezdim. Ama yine de biraz abartılı buluyordum. Bu arada “babası yaşamayan insanları üzebilirsiniz” duyarcılarına da uyuz oluyordum. Üzülmek bizim yaşamımızın parçası değil mi? Yaşama hedefi değil elbette. Yoksa mutlulukların ne tadı kalırdı öncesinde hüzünlerimiz olmasaydı. O kederli anlarda sevdiklerimizin yanımızdaki varlığı, desteği çok daha anlamlı değil mi? İnsan mutlu anların yanında olan insanları hatırlar mı? Yoksa daha kederli anılarında yanında olanları mı daha iyi hatırlar?

2016 yılı benim için sonrasında çok ama çok uzun sürdü. Bir an hiç bitmeyecek sandım. 2016’da başka güzellikler de oldu, canımı sıkan onlarca şey de oldu. Bir de bu sene çok ama çok şikayet ettim, pek çok şeyden şikayet ettim. Şikayet etmek insanın içini kemiriyor. Hele sizin kendi elinizden bir şey gelmiyor ve şikayet ettiğiniz şeyi değiştirebilme sizin elinizde değilse. O yüzden bu yıl daha az şikayet etmek istiyorum. Bugün Al Jeezera’nın Twitter hesabından sosyolog Zygmut Bauman’ın mutluluk üzerine olan düşünceleri paylaşıldı. Videosu da burada:

İzlemeye üşenenler için buyrun ayrıca yazıya döktüm: <<Büyük Alman şair Wolfgan Goethe aklıma geliyor. Duygusal şair. Ona sormuşlar mutlu bir hayat yaşadı mı diye. Cevabı “Evet!” olmuş. “Çok çok mutlu bir hayat yaşadım”. Ama diye eklemiş hemen ardından “tek bir mutlu hafta hatırlamıyorum” ve bu güncel felsefeye karşı bir yanıt. Bizler için bir uyarı. Çünkü bugün tanıtımla, reklamla, sürekli yeni cazip, çekici modalarla mutluluğu hep daha iyi, daha iyi ve kesintisiz bir dizi mennuniyetler bütünü olarak düşünmeye itiliyoruz ve Goethe’nin öne sürdüğü ki O sadece mükemmel bir şair değil çok, çok bilge bir insandı. Şu ki mutluluk üzüntülerin, sorunların üstesinden gelmektir. Asıl kabus ardı arkası kesilmeyen güneşli günlerdir. Bunun alternatifi mutluluk değil can sıkıntısıdır. Heyecandan yoksun olmaktır. Peşinden gidebileceğin, uğruna kavga edebileceğin bir amaçtan yoksun olmaktır. Goethe’nin söyledikleri genç insanlar için gerçekten bir uyarıydı. Hayatınızı sınırsız haz veren maddelerle dolu bir kaptan seçilen hediyeler yığını olarak düşünmeyin. Hayatınızı uzun, uzun bir mücadele olarak düşünün. Bu uzun mücadele bir problemi çözersiniz, bir diğeriyle karşılaşırsınız ve yan etkiler çoğu zaman can sıkıcıdır. Ve evet, beni kısa dönemde karamsar ve uzun dönemde iyimser yapan işte budur. >>

2016 senesinde aslında çok mutlu da oldum. Bunun dışında çok yıprandım, çöktüm, enkaza döndüm, haksızlığa da uğradım. Sadece kendime değil pek çok şeye de üzüldüm. Saçlarımdaki ak sayısının bu sene ciddi oranda arttığını farkettim. Çünkü artık ak saçlarımı saymıyorum bile. Başımızdan o kadar çok şey gelip geçiyor ki oturup geriye dönüp baktığımızda sadece “vay be!” diyebiliyoruz.

2016’da çok kez şikayet ettim demiştim. Kendimden de hiç memnun değildim. Kendimi de pek çok şey için suçladım. Zaman zaman krizler geçirdim. Bu sene çok ağladım be, gözyaşı pınarlarım kuruyuncaya kadar ağladım. Ama şanslı olduğumu hücrelerime kadar hissettiren bir gerçek var. Ben muhteşem bir anneye sahibim ve yüreği birbirinden güzel arkadaşlarım var. Aslında hepimizin öyle. Bunda imrenilecek bir durum yok. Etrafınıza iyice bakın. Dahası onlara çok iyi bakın. Size onlardan daha iyi gelecek bir şey var mı?

2017 yılı hedef listesi ise bir sonraki yazıya(umarım). Bu arada evet yazmayı özledim. Ayrıca İnstagram’da her video çekerken, radyo günlerini özlediğimi hissettim.

Fotoğraf: http://www.smithsonianmag.com/travel/cherry-blossoms-of-washington-dc-9835757/

Not: Buraya kadar okuyup, “ee Fatma hepimizin bildiği şeyleri yazmışsın” derseniz de eyvallah. Canım yazmak istedi yazdım.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s