Endnote Hakkında 2

Endnote’u öğrenmeye başlayalı epey zaman oldu. Ama hakkında yazı yazmaya başlamak ise şimdiye ksımet oldu. İlk yazıma şu linkten erişebilirsiniz https://bilimhatunu.wordpress.com/2017/10/03/endnote-hakkinda/

Bu ikinci yazımda ise benim işimi hayli kolaylaştıran özellikten bahsedeceğim. Aslında Google Akademik demek daha doğru olur. Endnote kütüphanenize referansları toplamak hayli kolay. Ama elinizdeki belgenin atıf dosyası yoksa kendiniz yeni referans oluşturmanız gerekmektedir. Ben bunu sevmiyorum. Referanslarımızı (atıf dosyalarını) Endnote kütüphanesinde nasıl topluyoruz?

Okumaya devam et

Reklamlar

Endnote Hakkında

Endnote, özellikle Microsoft Word(*) kullanıcıları için makalelerinizde, tezlerinde kaynakça düzenlemelerinizi kolaylaştıracak ücretli bir programdır. Eğer çalıştığınız veya öğrenci olduğunuz üniversite bu programı satın almışsa ücretsiz olarak bilgisayarınıza bu programı kurabilirsiniz.

Bu başlık altında Endnote kullanırken karşılaştığım problemleri ve nasıl çözdüğümü anlatmak istiyorum. Ama önce referans programlarıyla nasıl tanıştığımı anlatayım.

Lisansta son sınıfta bitirme projesini aldığımızda ben teorik olarak bitirme projesi hazırlamıştım. Kaynakçaları tek tek yazmak bana çok zor gelmişti. Tabii ki tüm kaynakçayı tek tek yazmadım 🙂 O dönemler gayet canlı ve aktif olan friendfeed’de takip ettiğim akademik arkadaşlar sağolsun Mendeley ile tanışmıştım ve çok işime yaramıştı.  Selçuk Üniv’de yüksek lisansa başlayınca burada Endnote kullanmaya başladım. Tanıdıkça, emek verdikçe sevmeye başladım.  Sevgi emekti değil mi? 🙂

Okumaya devam et

2017’ye başlarken

Even the darkest night will end, And the sun will rise again.

Rumi

cherry-blossom-dc-japan

10 gün evvel yeni yıl yazısı yazmaya başlamıştım. Ama sonra devamını getiremedim. Belki de yazmayı o kadar çok istemedim. Hemen bir Word dosyası açıp 2017’nin ilk yazısını yazmaya daha kararlı hissettim kendimi. Yazdığım o yazının taslak halini de pek beğenemedim. Evet içimi dökmek için yazmıştım, ne yazdığım anlaşılmıyordu. Ortaya karışık çorba yapmışım. Haydi başlayalım. Okumaya devam et

Öylesine bir karalama

Geçen sene bloguma üç yazı girmiştim. Biri benim 2015 hedeflerimle alakalıydı, diğerleri ise arkadaşlarımın 2015 hedefleri. Hedeflerimin bir kısmını gerçekleştirdim, bir kısmını ise gerçekleştiremedim. Mesela onlardan biri ayda iki kez bloga yazı girmekti (yazamadım).

İnterlekler sağolsun çok güzel insanlar tanıştım. Çoğu zaman, interlek insanları blog yazılarım için hep teşvik edici şeyler söyledi. Geçen hafta da Tuğçe, blogumda Romanya tecrübem hakkında yazdıklarımı okuduğunu ve beğendiğini söylemişti. Aslında yemek içmek gibi yazmaya da öyle ihtiyaç duyuyorum ki, bunu duyduğumda konusu ne olursa olsun yazmam gerektiğini söyledi içimdeki ses.

Ama bu yazımda biraz iç dökme, biraz da sorgulama yapacağım. Bu senenin başından beri kendime sorduğum bir soru var: İnsan acısını nasıl paylaşır? Ağlayarak mı? Uzun uzun boş bir noktaya bakarak mı? İnsanların surat ifadelerini, onların ağızlarından çıkanları yeniden zihninize çağırarak mı? İçimde öfkeyle karışık bir acı yaşıyorum günlerdir.  Bu hislerimin nereye gideceği öyle belirsiz ki… Çünkü tek başına, yapayalnız.  Kimselerin de anlayabileceğini sanmıyorum. Hissettiklerim, gelecekteki başka bir acının da provası sanki. İşte o gelecek acıdan çok korkuyorum, o acının gelmesini istemiyorum. Belki de o acıyla karşılaşmam, kim bilir.  Dahası tüm bunlar beni çaresiz hissettiriyor. Anlatamıyorum da. Ne ruhen yakın olanlara, ne de fiziksel olarak yakın olanlara. Belki de at başlıklı olmak  bu yaptığım. Anlatmayıp kendi kafamın içinde, kalbimin içinde bunları yaşamak daha çok işime geliyor.

Son yıllarda beni en çok sinirlendiren şeylerin başında insanların patavatsızlıkları, her konuda yorum yapmaları, durmadan tavsiye vermeleri, sürekli “bence şöyle yapsan daha iyi olur”lar geliyor. Gerçekten tahammül edemiyorum. Sınırları çizmekte, sınırlarımı göstermekte zorlanıyorum. Alnıma ve sırtıma “SANANE!!!”yazsam, bunu anlamayacak insanlar var. Çok fazla hödük insan var.  Her konu hakkında konuşmazsa çatlayacak insanlar çok fazla. Çünkü her şeyi biliyorlar, yorum yapmazlarsa çatlarlar. Tüm bunlara maruz kalmak zihinsel yorgunluğa neden oluyor. İşte o vakit kendime hak veriyorum, acını ne kadar paylaşmazsan ne kadar çok kendi içinde yaşarsan o acı o kadar seninle diyorum kendime. Sonra bir an geliyor, gözlerim doluyor tutamıyorum kendimi. Burnumun ucu sızlıyor, hüngür hüngür ağlıyorum. Daha yüzümde gözyaşlarımın bıraktığı ıslaklık kurumamışken, omuzlarıma bir ağırlık çöküyor. Saatlerce yürümüşüm gibi tüm vücudumda yorgunluk hissetmeye başlıyorum.

Sevinçlerimizi paylaşırken saklama gereği hiç duymayız. Sözcüklere bile gerek yoktur. Gözlerimizin içi güler. Yüzümüz bile daha sağlıklı görünür. Sesimizde bir cıvıltı yayılır etrafa, sanki o cıvıltı neşenin yayılmasına eşlik eder. Yüzünüzün her bir birim karesine dağılan gülümse, ben mutluyum demeye yeter. Güzel haberleri  paylaşmaktan da çekinmeyiz. Tek başına bunu saklamanın bir anlamı da yoktur. Güzel haberler yakın/uzak herkesle paylaşılmalıdır.

Ama acılarımız? Sanki paylaştığımızda çırılçıplak kalacakmışız gibi hissediyorum. Biri gelip yaramızın üstüne tuz dökecekmiş gibi.

Sahip olduğum en güzel şeylerden biri gülümseyebilmek. Keyifsiz olduğumda suratımdan bazen belli olsa bile, bazen bunu farkında olmadan saklayabiliyorum. Bilinçli bir durum değil. İçimde bir taş büyütüyormuş gibiyim. O taşa baktığınızda hiçbir şey anlayamazsınız. O taşın ne hissettiği belli değil. Öylece tepkisiz duruyor. Belki de daha küçük parçalara bölünmesi gerekiyor.

Bir şey daha var. İnsanlar unutuyor. Kınadıklarını bile unutuyor. Dün kınayan, bugün çok olumlu konuşabiliyor. İnsanların bu derece nankörleşiyor olması, ikili oynuyor olmalarına hâlâ şaşırıyorum. Bu insanların her birinden hesap sorma düşüncesi bazen çok saçma geliyor, bazen de zihin yorucu oluyor. Sonuç olarak kimsenin hesap verdiği filan yok. Her birini karşına alıp “geçmişte onca yaşanan şeyi nasıl unutursunuz” diyemiyoruz. Zaten karşımıza da çıkmıyorlar.  Çıksalar bile inkar edecekler. İnkar etmek ne kadar kolay, biliyorsunuz ve görüyorsunuz bunu değil mi?

Hayatınızda bazı dönemler olur. Köşeyi dönersiniz başka bir yola açılır. Ben de öyle bir dönemeçteyim işte. İşte bu dönemeçi dönerken sağa sola mı savrulacağım yoksa o taş ruhluluk  devam mı edecek göreceğiz…

Kendimi tanımaya devam ederken, gelecek günlere dair bir boşluk oluştu kafamda. Halbuki kendimi programlanmış gibi hissediyordum. Belki de deşarj oluyorum. Ne yaptığımı bilmiyorum.

Sevgili okuyucu zihnim çok dağılmış bir halde. Bunları da kendim için yazdım. Bazı cümlelerde, “ne diyor bu kız?” demiş olmalısın kusura bakma.

*interlekler: dilime yapıştı bu sözcük. FF’den kalan bir kullanım alışkanlığı. İnternetler demek istemiştim.

 

Yeni yıl hedefi zinciri yazıları gelmeye başlar

2015in ilk günlerinde yazmış olduğum yazıda davet ettiğim arkadaşlarımın yazıları beni çok mutlu etti. Yazımın başında Burçin’e, Tuğçe’ye ve Erdem’e teşekkür edeyim, çok güzel yazılar olmuş ellerinize sağlık umarım hedeflerimi gerçekleştirebiliriz.(henüz Tuğçe’ninkini okumadım, sebebini aşağıda yazdım).

Okumaya devam et

Yeni yılda yeni meydan okumalar ve hedefler

Birkaç gündür bloga birşeyler yazsam diye aklımdan geçiriyordum. Geçen gün Ahmet Alpat’ın şu ve şu twitlerini görünce ben de bir yeni yıl hedefleri ve meydan okumalarım üzerine şu blogu yazayım dedim. Hatta bu yeni yıl hedef ve meydan okumalarını haydi bir zincire çevirelim. Burçin Acar, Gamze Uysal, Şeydanur Tıkır, Müberra Yılmaz, Zuhal Tunç,Banu Pluie, Elif Şedele, Tuğçe Bilgin, Enes Aksu ve Erdem Erikçi’den birer yeni yıl hedefleri yazısı bekliyorum. Başka katılmak isteyen varsa da buyursun, haber uçursun.

1. İlk meydan okumama aslında bu sabah başladım bile. Sosyal medya orucuna giriyorum. Hem de 14 günlük. Ahmet Alpat ‘ın blogunda sosyal medya orucunu ilk gördüğümde yok yahu ben yapamam demiştim. Sadece hesaplarımı dondurup onlardan uzak durabileceğimi düşünüyordum, ama bugün itibariyle hesaplarımdan çıkış yaptım ve 14 günlük bir meydan okumaya girişiyorum. Ahmet ağabeyin esinlenmiş olduğu esas kişi ise Matt Cutts’ın blogundaki 30 günlük meydan okumalara da ayrıca bakmanızı tavsiye ederim. İlham olacak çok güzel şeyler var, 30 gün boyunca karısına iltifatlar etmek gibi 🙂 Okumaya devam et

Biyoinformatik Stajında 3.hafta

Genkök’teki Biyoinformatik Stajımın 3.haftasında malesef ama malesef sadece 1. gününde katılım gösterebildim. Bu hafta pazartesi akşamı hiç olmadığım kadar hızlı bir şekilde valizimi hazırlayıp biletimi de alır almaz Konya’ya gitmek zorunda kaldım. Ama yazacak tabii ki bir şeylerim var.

Yazacaklarımın ilki ise bu ekibi çok seviyorum 🙂

Biyoinformatik-lazer game!!!

Okumaya devam et