Öylesine bir karalama

Geçen sene bloguma üç yazı girmiştim. Biri benim 2015 hedeflerimle alakalıydı, diğerleri ise arkadaşlarımın 2015 hedefleri. Hedeflerimin bir kısmını gerçekleştirdim, bir kısmını ise gerçekleştiremedim. Mesela onlardan biri ayda iki kez bloga yazı girmekti (yazamadım).

İnterlekler sağolsun çok güzel insanlar tanıştım. Çoğu zaman, interlek insanları blog yazılarım için hep teşvik edici şeyler söyledi. Geçen hafta da Tuğçe, blogumda Romanya tecrübem hakkında yazdıklarımı okuduğunu ve beğendiğini söylemişti. Aslında yemek içmek gibi yazmaya da öyle ihtiyaç duyuyorum ki, bunu duyduğumda konusu ne olursa olsun yazmam gerektiğini söyledi içimdeki ses.

Ama bu yazımda biraz iç dökme, biraz da sorgulama yapacağım. Bu senenin başından beri kendime sorduğum bir soru var: İnsan acısını nasıl paylaşır? Ağlayarak mı? Uzun uzun boş bir noktaya bakarak mı? İnsanların surat ifadelerini, onların ağızlarından çıkanları yeniden zihninize çağırarak mı? İçimde öfkeyle karışık bir acı yaşıyorum günlerdir.  Bu hislerimin nereye gideceği öyle belirsiz ki… Çünkü tek başına, yapayalnız.  Kimselerin de anlayabileceğini sanmıyorum. Hissettiklerim, gelecekteki başka bir acının da provası sanki. İşte o gelecek acıdan çok korkuyorum, o acının gelmesini istemiyorum. Belki de o acıyla karşılaşmam, kim bilir.  Dahası tüm bunlar beni çaresiz hissettiriyor. Anlatamıyorum da. Ne ruhen yakın olanlara, ne de fiziksel olarak yakın olanlara. Belki de at başlıklı olmak  bu yaptığım. Anlatmayıp kendi kafamın içinde, kalbimin içinde bunları yaşamak daha çok işime geliyor.

Son yıllarda beni en çok sinirlendiren şeylerin başında insanların patavatsızlıkları, her konuda yorum yapmaları, durmadan tavsiye vermeleri, sürekli “bence şöyle yapsan daha iyi olur”lar geliyor. Gerçekten tahammül edemiyorum. Sınırları çizmekte, sınırlarımı göstermekte zorlanıyorum. Alnıma ve sırtıma “SANANE!!!”yazsam, bunu anlamayacak insanlar var. Çok fazla hödük insan var.  Her konu hakkında konuşmazsa çatlayacak insanlar çok fazla. Çünkü her şeyi biliyorlar, yorum yapmazlarsa çatlarlar. Tüm bunlara maruz kalmak zihinsel yorgunluğa neden oluyor. İşte o vakit kendime hak veriyorum, acını ne kadar paylaşmazsan ne kadar çok kendi içinde yaşarsan o acı o kadar seninle diyorum kendime. Sonra bir an geliyor, gözlerim doluyor tutamıyorum kendimi. Burnumun ucu sızlıyor, hüngür hüngür ağlıyorum. Daha yüzümde gözyaşlarımın bıraktığı ıslaklık kurumamışken, omuzlarıma bir ağırlık çöküyor. Saatlerce yürümüşüm gibi tüm vücudumda yorgunluk hissetmeye başlıyorum.

Sevinçlerimizi paylaşırken saklama gereği hiç duymayız. Sözcüklere bile gerek yoktur. Gözlerimizin içi güler. Yüzümüz bile daha sağlıklı görünür. Sesimizde bir cıvıltı yayılır etrafa, sanki o cıvıltı neşenin yayılmasına eşlik eder. Yüzünüzün her bir birim karesine dağılan gülümse, ben mutluyum demeye yeter. Güzel haberleri  paylaşmaktan da çekinmeyiz. Tek başına bunu saklamanın bir anlamı da yoktur. Güzel haberler yakın/uzak herkesle paylaşılmalıdır.

Ama acılarımız? Sanki paylaştığımızda çırılçıplak kalacakmışız gibi hissediyorum. Biri gelip yaramızın üstüne tuz dökecekmiş gibi.

Sahip olduğum en güzel şeylerden biri gülümseyebilmek. Keyifsiz olduğumda suratımdan bazen belli olsa bile, bazen bunu farkında olmadan saklayabiliyorum. Bilinçli bir durum değil. İçimde bir taş büyütüyormuş gibiyim. O taşa baktığınızda hiçbir şey anlayamazsınız. O taşın ne hissettiği belli değil. Öylece tepkisiz duruyor. Belki de daha küçük parçalara bölünmesi gerekiyor.

Bir şey daha var. İnsanlar unutuyor. Kınadıklarını bile unutuyor. Dün kınayan, bugün çok olumlu konuşabiliyor. İnsanların bu derece nankörleşiyor olması, ikili oynuyor olmalarına hâlâ şaşırıyorum. Bu insanların her birinden hesap sorma düşüncesi bazen çok saçma geliyor, bazen de zihin yorucu oluyor. Sonuç olarak kimsenin hesap verdiği filan yok. Her birini karşına alıp “geçmişte onca yaşanan şeyi nasıl unutursunuz” diyemiyoruz. Zaten karşımıza da çıkmıyorlar.  Çıksalar bile inkar edecekler. İnkar etmek ne kadar kolay, biliyorsunuz ve görüyorsunuz bunu değil mi?

Hayatınızda bazı dönemler olur. Köşeyi dönersiniz başka bir yola açılır. Ben de öyle bir dönemeçteyim işte. İşte bu dönemeçi dönerken sağa sola mı savrulacağım yoksa o taş ruhluluk  devam mı edecek göreceğiz…

Kendimi tanımaya devam ederken, gelecek günlere dair bir boşluk oluştu kafamda. Halbuki kendimi programlanmış gibi hissediyordum. Belki de deşarj oluyorum. Ne yaptığımı bilmiyorum.

Sevgili okuyucu zihnim çok dağılmış bir halde. Bunları da kendim için yazdım. Bazı cümlelerde, “ne diyor bu kız?” demiş olmalısın kusura bakma.

*interlekler: dilime yapıştı bu sözcük. FF’den kalan bir kullanım alışkanlığı. İnternetler demek istemiştim.

 

Reklamlar

Taşındık!!! :)

Efenim blog hayatıma bilimhatunu.wordpress.com ile başladım, okuyorsunuz ve biliyorsunuz. Artık buradan değil bilimhatunu.com üzerinden yazılarıma devam edeceğim. Bizi artık oradan takip edebilirsiniz 🙂

Düzeltme: Bilimhatunu.com yerine artık bilimhatunu.wordpress.com üzerinden devam etme kararı aldım.

Selamlar, Fatma.  14 Haziran 2014